YA DEMOGRAFİK SAVAŞI KAYBEDERSEK?

GÜNCEL - Kasım 18, 2019 5:03 pm A A

Irak’tan geldiler,
Afrika’dan geldiler,
Suriye’den geldiler,
Şarktan geldiler,
Garptan geldiler,
Geldiler oğlu geldiler…

Kim geldiyse, geç dedi bizim hükümet!

Ne adam gibi bir kayıt tutuldu, ne de kontrol edildi!

Oysa Türkiye, bu AKP Hükümeti dönemine kadar geçen 90 yıllık dönemde, toplamda sadece iki milyon mülteci kabul etmişti.

Son 17 yılda ise, yaklaşık 7 milyon mülteci!!!

En az üç Avrupa ülkesi eder…

Mülteciler hiç durmadan geliyor! Geliyor da, bunlar geldikçe ne oluyor?

Ekonomik yapımız bozuluyor!Kültürel yapımız bozuluyor!
Siyasal yapımız bozuluyor!
Ahlak yapımız bozuluyor!

Hepsinden geçtim, MİLLİ DEMOGRAFİK YAPIMIZ BOZULUYOR!

Nasıl mı?

Bir milletin başka bir milleti boyunduruk altına alıp kolayca yönetebilmesinin, sömürge haline getirip iliğine, kemiğine kadar sömürebilmesinin ve daha ötesi kendisine düşman olarak gördüğü milletin tarih sahnesinden silinebilmesinin yollarından biri, hatta en etkilisi “Demografik Savaş” yöntemidir. Demografik savaşın özü: Hedef alınan milletin içine büyük miktarda yabancı kültür ve etnik unsurların sokulması, nüfus yapısının bozulması ve öncelikle kendi yurdunda azınlık hale getirilmesi ve sonraki safhada da kalan azınlığın (asimile edilerek, katliam yapılarak veya sürülerek) tamamen yok edilmesi, diğer bir deyimle zaman içinde dönüştürülmesi esasına dayanır.

Biraz uzun soluklu olmakla birlikte, sonucu en kesin ve en kalıcı olan savaş demografik savaştır.

Türk düşmanlarının milletimize karşı 1960’lardan beri kullanageldikleri demografik savaş kartlarının en önemlisi bölücü Kürt kartıdır. Fakat 2011 yılından itibaren bu karta çok önemli bir kart daha eklenmiştir!

Yalnızca Kürt kartıyla Türkiye’nin demografik yapısını bozamayacaklarını gören, bozsalar bile Türkiye’de etin tırnaktan artık ayrılmayacağını sezen emperyal düşmanlar; Anadolu’da huzuru bozmak için yeni bir karta daha ihtiyaç duydular.

Milletimize karşı yürüttükleri demografik savaşta buldukları çözüm ise, bölücü Kürtçülüğe destek olacak Araplaştırma kartıydı. Hızla devam eden bölücü Kürtçü nüfus artışına, bir de ülkeye sokulan Suriyeli sığınmacılar yoluyla Arap nüfusunu eklemek suretiyle, Türk’ü melezleştirme veya Araplaştırmayı hızlandırarak; Türk etnitisesini geri dönüşü olmayacak şekilde bozmak zayıflatmak ve bu topraklarda hâkim güç olmaktan çıkarmak!!!

Dışarıdaki emperyalist oyun kurucularla birlikte, içimizdeki uzantılarının 29 Nisan 2011 tarihinden bu yana uyguladıkları şeytani strateji işte budur.

Ve Türkiye…

Bugün, bu amansız savaşın tam ortasındadır.

Önce emperyal destekli bölücü Kürtçülük hareketinin demografik harekâtına bakalım. Tabi ki, Türk millet dairesinin gerçek birer parçası olan Kürt kardeşlerimizle, bölücü Kürtçülük ideolojisi peşinde koşan terörize olmuş vatansızları birbirinden ayırt ederek.

Bugün için, Anadolu Kürtlerinin yarısından fazlası İstanbul, Ankara, İzmir, Bursa, Adana, Antalya, Mersin, gibi, batı illerimizde yaşamaktadır. Trakya’da ve Karadeniz’de dahi Kürt nüfusu hızla artmaktadır. Öyle ki, bölücü Kürtçülerin Kürdistan dedikleri Güneydoğu’dan daha fazla sayıdaki Kürt, Türkiye’nin diğer bölgelerinde yaşamaktadır. Öldürülen ünlü Kürtçü gazeteci Musa Anter’in de vurguladığı gibi, “İstanbul, en büyük Kürt kentidir”. Yani illere göre dağılımlarına bakıldığında en çok Kürt’ün yaşadığı kenttir, yoksa İstanbul tamamen Kürtlerin yaşadığı veya Kürtlerin Türklerden daha çoğunlukta oldukları bir kent değildir.

Türkiye İstatistik Kurumu (TUİK) verilerine göre; çocuk nüfus oranının en yüksek olduğu iller %47,8 ile Şırnak ve Şanlıurfa’dır. En yüksek çocuk nüfus oranı olan bölge %43 ile Güneydoğu Anadolu, en düşük çocuk nüfus oranı olan bölge ise %21,9 ile Batı Marmara’dır[1] Yine TUİK’in 2014 yılı bölge birimleri sınıflamasına göre doğurganlık hızı; Türkiye genelinde aile başına ortalama 2,17 çocuk iken, Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerimizde ortalama 4 çocuktur.[2] Özellikle bölücü Kürtçülük ideolojisi güden ailelerde bu ortalamanın aile başına 5 çocuktan aşağı olmadığı değerlendirilmektedir.

Görüldüğü üzere Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerimizdeki nüfus artışı diğer bölgelere göre açık ara öndedir. Peki, ama Türkiye’de yaşayan ve kendisini Kürt hisseden vatandaşlarımızın gerçek sayısı nedir? Dahası, ülkemizdeki bölücü Kürtçülerin sayısal varlıkları ve demografik güçleri nedir?

Bu konuda çeşitli kesimler tarafından çeşitli rakamlar verilmektedir. Ancak, demokratik ve laik bir devlet olan Türkiye’de, nüfus sayımları etnik köken, mezhep veya dini inançlar üzerinden yapılmadığından, ülkemizde yaşamakta olan ve kendisini Kürt hisseden vatandaşlarımızın gerçek sayısını bilmek pek mümkün değildir. Bu nedenle verilen rakamların tamamı yaklaşık rakamlardır. Yalnız özellikle şunu da belirtmek gerekir ki, Türkiye’deki Kürt nüfusun ne kadar olduğu konusunda Amerika, İngiltere ve Rusya gibi devletler bizlerden çok daha meraklı ve ilgilidirler. Örneğin CIA; her yıl World Factbook isimli bir kitap yayımlayarak bütün ülkeler hakkında temel gösterge bilgileri vermektedir. Bu bilgiler arasında ülkelerdeki etnisite oranları da vardır. Her yıl güncellenen bu yayın, son yıllarda dijital ortamda birkaç ayda bir yenilenir hâle gelmiştir. Yıl bittiğinde ise o yılın son verileri ile o yılki kitap kalıcı olarak arşivlenmektedir. 1982-1989 kitaplarına www.geographic.org sitesinden, 1990-2010 kitaplarına da bir açık arşiv olan www.gutenberg.org sitesinden erişilebilmektedir. Ayrıca CIA’nın kendi sitesinden[3] de 2000 yılından bu yana olan kitapları indirmek mümkündür. Bu CIA verilerine göre 2013 yılı itibarı ile Türkiye’nin nüfusu 80.694.485 ve bu nüfus içerisinde Kürtlerin oranı %18’dir. Yine CIA verilerine göre 1982 yılında 5.000.000 olan Kürt nüfusu hızlı bir artış kaydederek 2008 yılı itibarı ile 14.000.000’u geçmiştir.[4] CIA verilerinin Türkiye’deki Kürt nüfusunu biraz abartılı olarak verdiğini düşünsek bile bugün için Türkiye’de 9 ila 14 milyon arasında Kürt’ün yaşamakta olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.

Bu noktada, konu hakkında daha doğru değerlendirmeler yapabilmek için sorgulamamız gereken şey ise, Kürt nüfusundaki bu sıra dışı artış bilinçli, planlı ve programlı bir hareket midir? Yoksa nüfus planlamasından bihaber yaşayan, cahil ve yoksul bir halkın çaresizliğinin bir sonucu mudur? Şimdi de bunlara bir cevap bulmaya çalışalım.

Bakın İranlı Kürtçü Yazar Mehrdad R. İzay daha 1991 yılında neler söylemektedir: “Türkiye’deki Kürtlerin nüfusu, 2020 yılında 34 milyon 100 bin, 2050 yılında ise 49 milyon 300 bine çıkacak. Türkiye Kürtleşecek! 2050 yılında Türkler, Türkiye’de azınlığa düşecek. 15 yıl sonra çoğunluğu Kürt gençlerinden oluşacak Türk ordusu, Kürtlere karşı mücadelede (sanki Türk ordusu Kürtlerle mücadele ediyor) zorlanacak. Yani Kürtler savaş değil aşk yapmaya devam ettikçe bu iş kendiliğinden çözülecek.”[5]

Terörist başı Apo’nun bu konudaki açıklamaları da benzer minvaldedir. “A.Öcalan’ın İmralı Tutanaklarından çıkarılan konuşmalarında ‘2030’da Kürt nüfusu Türk nüfusunu geçecek. O zaman her şey kendiliğinden hallolacak’ dediği, Tutanakların açıklanmayan bu bölümünü ele geçiren Prof.Dr. Özcan Yeniçeri tarafından açıklanmıştır. Nitekim Abdullah Öcalan 1989’da şöyle demektedir: ‘Kürt nüfusu ikiye katlanırken Türkler yerinde sayıyor ve önümüzdeki 2000’li yıllara doğru Kürt nüfusunun Türk nüfusunu aşması işten bile değil.’ The Economist dergisine açıklama yapan Diyarbakır ili Sarıdal Köyü Muhtarı iki eşli 13 çocuklu Abdülkadir Sümer ‘görevim, Kürt nüfusunu artırmaktır’ demiştir.

Diğer yandan, Öcalan’ın ‘ya silaha ya da karına sarıl’ şeklinde ifade ettiği Türkiye’yi işgal edilecek bir coğrafya olarak gören ve demografik savaş açan bu açıklamasını sadece PKK ile sınırlı görmek de yanlıştır. 2011’de Türkiye’yi ziyaret eden Kuzey Iraklı resmi bir grup Ankara’da bir düşünce kuruluşunda yaptığı toplantıda ‘Eskiden Mersin üzerinde denize açılan bir Kürdistan istiyorduk artık vazgeçtik. Çünkü siz Türkler Anadolu’yu 1000 senede Türkleştirdiniz, Biz 100 senede Kürtleştirebiliriz’ açıklaması demografik savaş anlayışının Barzani çizgisinde de hâkim olduğunu göstermektedir.[6]

Yine bir gazetede yer alan habere göre, Van’da yaşayan ve 68 yaşındaki Kürt kökenli bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşının, 26 yaşındaki ikinci karısından 13’üncü çocuğuna sahip olduğunu… Aynı vatandaşın 100’e yakın da torunu olduğunu öğreniyoruz. Gazetecinin “Bu kadar çocuğa bu fakirlikle nasıl bakıyorsunuz?” sorusuna vatandaşımızın verdiği cevap ise hayli ilginçtir: “Kaymakamlık her türlü yardımı yapıyor, hiçbir sorunumuz olmuyor.”[7] Bu tip örnekleri çoğaltmak mümkündür, Kürt kökenlilerle birlikte yaşayan vatandaşlarımızın çoğu zaten her gün bu tip örneklerin içinde yaşamaktadırlar. Bu durumda, özellikle bölücü Kürtçü ailelerde, çok çocuğa sahip olarak, demografik savaşa katkı verme eyleminin, bilinçli bir hareket olarak devam ettirilmekte olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Ayrıca rahatlıkla söylenebilir ki, bölücü Kürtçülerin demografik savaşına yalnızca yabancı devletler, yabancı sivil toplum kuruluşları tarafından değil, bilinçli ya da bilinçsiz olarak, yapılan yardımlar yoluyla devletimiz tarafından da destek verilmektedir! Ne yazık ki, Devlet’in organize ettiği hiçbir doğum kontrol projesi, maalesef ki, Doğu ve Güneydoğu bölgelerimizde başarılı olamamıştır. Zaten son yıllarda uygulanmakta olan bir doğum kontrol projesi de yoktur.

Daha önce de vurguladığımız gibi CIA verilerinin Türkiye’deki Kürt nüfusunu biraz abartılı olarak verdiğini düşünsek bile bugün için Türkiye’de 9 ila 14 milyon arasında Kürt yaşamaktadır. Hadi biz ortalamayı alalım ve Türkiye’de 12 milyon Kürt olduğunu farz edelim ve yine bu 12 milyonun beşte birinin bölücü Kürtçülerden oluştuğunu farz edelim (ki aile başına nüfus artışının en yüksek olduğu kesimin bölücü Kürtçü kesim olduğu değerlendirilmektedir). İstatistiki verilere göre, her nesilde bir Türk ailesi ortalama 2 çocuk yaparken bölücü Kürtçülerde bu sayı aile başına 5 çocuktur. Bakın, bu üreme hızına göre; 1 Türk ailesinin nüfusu 4 nesilde 1’den 16’ya çıkabilirken, bölücü Kürtçü bir aile 4’üncü nesilde sayı olarak tam 625 kişiye ulaşabilmektedir!

Sonuç vahimdir!

Ancak Türkiye, (çok ciddi yönetim sorunları olsa bile) bir Demirperde ülkesi ya da diktatörlükle idare edilen, hak ve özgürlüklerin kısıtlandığı bir ülke değildir. Tabi ki ailelerin çocuk yapma ve çocuk sayısını kendi tercihlerine göre belirleme özgürlükleri vardır. Fakat şunu da unutmamak gerekir ki, devletlerin her doğan çocuk için ailelere maddi destek vermek gibi bir sorumluluğu veya zorunluluğu yoktur.

Buna mukabil devletlerin milli hasılayı dengeli bölüştürme gibi bir görev ve sorumlulukları vardır. Üstelik devletin halen ülkemizde uygulandığı şekliyle, bir aile 10-15 çocuk yapsa dahi devletin aileye çocuk yardımı yapmaya devam etmesi büyük bir haksızlıktır. Çünkü bu paralar herkesin ödediği vergilerden karşılanmakta ve çok çocuk yapan ailelere haksız kazanç sağlanmaktadır. Bu nedenle Türk Devleti, Türkiye genelindeki dengesiz nüfus artışını teşvik edici her türlü parasal yardımı ve uygulamayı kaldırmalıdır.

Peki, çocuk yardımı olmalı mıdır? Evet olmalıdır. Çocuk yardımı ülkenin her yeri için en faza 3 çocuk ile sınırlandırılmalı, 4’üncü çocuk doğar ise önceki 3 çocuğa verilen yardımın tamamı kesilmelidir. Örneğin; doğan her çocuk için aylık 500 TL yardım verecek olan devlet, 3 çocuğa kadar toplam 1.500 TL vermeye devam etmeli, ancak 4’üncü çocuk doğarsa bu paranın tamamı kesilmelidir. Huzurumuz gideceğine, kanlarımız akacağına ve canlarımız uçacağına paramız uçmalıdır. Görülen odur ki, nüfus artış hızının en yüksek olduğu ve Kürt kökenli vatandaşlarımızın yaşadığı bölgeler maalesef diğer bölgelerimize göre biraz daha yokluk ve sefalet içerisindedir. TUİK’in İstatistiki Bölge Birimleri Sınıflaması 1. Düzey’e göre; yoksul nüfus içindeki çocuk oranının en yüksek olduğu bölge %55,8 ile Güneydoğu Anadolu bölgesi, en düşük olduğu bölge ise %30,4 ile Batı Marmara bölgesidir.[8] Yoksulluğun zirve yaptığı bölgelerimizde ve böyle bir ortamda aile başına verilecek örneğin 1.500TL çocuk parası, kolay kolay vazgeçilemeyecek kadar değerli bir paradır. Bu ve buna benzer legal yöntemlerle nüfus dengesinin korunması hem Türklerin hem de Kürtlerin, yani Türkiye’nin yararınadır. Bu yöntemle Türkiye genelinde makul bir nüfus artışı sağlanabilirken, iki veya üç çocuğa sahip her aile çocukları için arzu ettikleri iyi beslenmeyi, iyi barınmayı, iyi eğitimi ve iyi bir geleceği rahatlıkla sağlayabilecektir.

Diyelim ki, mevcut nüfus dengesi korunamadı ve belli bir süre sonra Türk nüfusu ile bölücü Kürt nüfusu eşit hale geldi. Peki, o zaman ne olacaktır? Öcalan’ın dediği gibi her şey kendiliğinden hallolmuş mu olacaktır? Yoksa her iki halk için de çok daha sorunlu ve çok daha kanlı bir sürecin başlangıcı mı olacaktır? Bu durumda, nüfus ve güç dengesini eline geçiren Kürt nüfus ile Türk nüfus arasında ülke genelindeki her türlü kaynak ve gücün ele geçirilmesine veya elde bulundurulmasına yönelik önce bir yarışmanın, sonra bir çekişmenin ve hemen ardından da çok kanlı olarak tabir edebileceğimiz büyük bir çatışmanın yaşanmasının kaçınılmaz olacağı kuvvetle öngörülmektedir. Böyle bir öngörüde bulunabilmek için kâhin olmaya da gerek yoktur. Bu çatışma şüphesiz ki, hem Türkler hem de Kürtler için çok ağır sonuçlar doğuracaktır. Yani her iki kesimin de kaybeden tarafta olması kesin gibidir.

Bütün kalbimizle iman ettik ki, Türk ve Kürt aynı ulu ağacın dallarıdır ve yüce Allah; dünyanın her yerinde Alman ile Türk’ü, İngiliz ile Türk’ü veya başka bir millet ile Türk’ü değil, her zaman Türk ile Kürdü bir arada bulundurmak suretiyle aslında kıyamete kadar bir arada ve kardeşçe yaşamalarını istemiştir. Bu kardeşliği kim bozarsa, akacak kanların ve uçacak masum canların ağır vebalini de yüklenmiş olacaktır. Göz olanı beyin de olacağı görür, onun için gelecekte olabilecek kuvvetle muhtemel olayları açıkça ve iyi niyetle ortaya koymaktan ve irdelemekten çekinmemek gerekmektedir.

Vakıa odur ki, Kürtler bugünkü nüfus artış hızlarıyla üremeye devam ederlerse, günü gelecek ve sayı bakımından Türklerden daha çok olacaklardır. İşte bu noktaya gelinmesinden itibaren de Türkiye’de, Türklerin aleyhine çok köklü ve radikal değişimlerin gerçekleşmesi kaçınılmazdır. Birçok rövanşist uygulamanın hayata geçirilmesi ihtimalinden tutun da, çoğunluğun Kürtlerin eline geçtiği bir Türkiye’de; Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde yapılacak bir veya birkaç oylama ile ay yıldızlı al bayrağın yerine ortası güneşli veya kızıl yıldızlı ve sarı, yeşil ve kırmızı renkli Kürt bayrağının getirilmesi, TBMM adının Kürdistan Büyük Millet Meclisi olarak değiştirilmesi ve daha da ilerisi Türkiye adının dahi Kürdistan olarak değiştirilmesi mümkündür!

Fakat işin enteresan tarafı, yapılacak bu tür radikal değişimlerin, karşı taraf olan Türkler tarafından kabullenilmesi ve bu kararlara uyulması mümkün değildir. Zira tarihte defalarca örnekleri görüldüğü üzere; karakter yapısı olarak dünyanın en savaşçı ve en özgürlükçü milleti olma özelliğine sahip olan Türkler, sayıca çok az olsalar dahi mücadeleyi asla bırakmamışlar ve sayıca kendilerinden çok üstün olan düşmanlarına karşı galip gelmeyi ve o topraklarda yeniden egemen olmayı her devirde başarabilmişlerdir. Tarih boyunca Türk karakter yapısını merak edenler “Türk’ün Karakterinin Deşifresi” adlı kitabımı inceleyerek bu konuda çok detaylı bilgilere ulaşabilirler. Tarihin hiçbir devrinde esaret altında yaşamamış tek millet olan Türk milletinin en az bin yıllık yurdu Anadolu’dan kolayca vazgeçeceğini ve başka bir etnik unsurun tahakkümü altına girebileceğini düşünmek tam bir saflık olur.

Kendini Kürt hisseden kardeşlerimiz, önlerinde duran Türklerle çarpışarak dağılmak, zayıflamak ve yok olmak seçenekleri yerine, gücünü ve kaderini yüce Allah’ın ezelden beri birbirine bağladığı büyük Türk milleti ile birlik ve beraberlik içinde yaşayıp, önce bölgesel ve daha sonra da küresel güç olma fırsatını kendi ayakları ile uçuruma tepmemelidirler.

Şimdi gelelim Suriyeli mülteciler ve Araplaştırma meselesine:

Ülkemize hesapsızca kabul edilen mülteciler nedeniyle bugün; Türkiye’nin Urfa, Antep ve Kilis gibi illerinde Araplar neredeyse çoğunlukta ve bu toprakların 1000 yıllık sahibi Türkler adeta azınlık konumundadır.

Halen ülkemizde kayıtsızlarla birlikte 6 milyon Suriyelinin var olduğunu farz edersek, her 100 kişiden 7’si Suriyelidir.

Türkiye’de ortalama doğurganlık oranı 1,99 iken bu oran Suriyelilerde 2,92’dir! Her gün yurdumuzda 395 adet Suriyeli çocuk doğmaktadır. İçişleri Bakanı Sayın Soylu’nun 19 Eylül 2019’da yaptığı açıklamaya göre ülkemizde doğan Suriyeli bebek sayısı şimdiden 450.000 civarındadır. Devletin verdiği resmi rakamları kabul etsek bile ülkemizde 3,8 milyon Suriyeli vardır. 20 yıl sonra bu sayı en az 7,5 milyon olacaktır! Siz şimdi bu rakama bir de henüz asimile olmamış yerli Arapları ekleyin, bakın bakalım sonuç ne çıkıyor?

80 bin nüfusa sahip Osmaniye’de 25 bin, 128 bin nüfusu olan Kilis’te 115 bin Suriyeli yaşıyor! Yine İstanbul’da 600.000, Gaziantep’te 452.000, Hatay’da 440.000, Şanlıurfa’da 429.000, Adana’da 240,000, Mersin’de 205.000, İzmir’de 147.000 ve Konya’da 110.000 Suriyeli yaşıyor ki, bu rakamlar minimum rakamlardır.

Suriyeli mültecilerin (Türk kökenliler istisna olmak üzere) çok değil 10 yıl sonra; önce kültürel haklar, ardından ana dilde eğitim, özerklik ve hatta toprak taleplerinde bulunmayacaklarının ve bunlar verilmeyince de diğer terör örgütleriyle kol kola verip Türk milletine silah çekmeyeceklerinin bir garantisi yoktur!

Eğri oturup doğru konuşmak gerekirse bölücü ve faşizan Kürtler ile Suriyeli mülteciler Türkiye’yi asimile etmiyorlar, aslında istila ediyorlar. Eğer Türkiye bu sorununu çözemez ise, yakın gelecekte başına geçirilecek olan yüzyılın çuvalı ile karşı karşıya olacaktır!

Unutmayın: Bugün için, bölücü Kürtçülük hareketi ve milyonlarca mülteci eksenli yaşadığımız “Demografik Savaş” milletimizin bekası açısından savaşların anasıdır.

Ya kazanır var oluruz, ya kaybeder tek kurşun bile atamadan yok oluruz!

1922’de Kurtuluş Savaşı’nı kazandık, 1974’te Kıbrıs Barış Harekâtı’nı kazandık, daha sonra doğuda, güneydoğuda ve Irak’ta PKK’ya karşı kazandık, Fırat Kalkanı ve Zeytindalı Harekâtlarında kazandık. Şimdi ise Barış Pınarı Harekâtı’nda bileğimizin ve yüreğimizin hakkıyla yine kazandık…

Peki, uzun zamandır içinde olduğumuz bu demografik savaşı, ya kaybedersek???

O zaman hepsi yalan olmayacak mı?

Bırakın son dönem kazandığımız harekâtları, Kurtuluş Savaşı, Çanakkale, Miryakefalon ve hatta Malazgirt bile yalan olmayacak mı?

TÜRK adı o zaman tarihe gömülmeyecek mi?

[1] Türkiye İstatistik Kurumu (TUİK) Haber Bülteni, Sayı: 18622, 22 Nisan 2015, “İstatistiklerle Çocuk, 2014”
http://www.tuik.gov.tr/PreHaberBultenleri.do?id=18622 (Erişim 07.08.2015)

[2] http://www.tuik.gov.tr/PreHaberBultenleri.do?id=18621 (Tablo-2: İstatistiki Bölge Birimleri Sınıflamasına Göre Toplam Doğurganlık Hızı) (Erişim 07.08.2015)

[3] https://www.cia.gov/library/publications/download/index.html

[4] 21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü, Milli Güvenlik ve Dış Politika Araştırmaları Merkezi, Prof.Dr.Ümit Özdağ, “Kürt Nüfusu, Demografik Savaş ve CIA” adlı makale.
http://www.21yyte.org/…/7008/kurt-nufusu-demografik-savas-v…

[5] Ali Rıza Özdemir, “101 Soruda Kürtler”, Altınpost Yayınları, 2. Baskı, Ankara, 2012, s. 195, 196

[6] 21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü, Milli Güvenlik ve Dış Politika Araştırmaları Merkezi bünyesinde Prof.Dr.Ümit Özdağ imzası ile yayınlanan “Kürt Nüfusu, Demografik Savaş ve CIA” adlı makaleden alınmıştır.

[7] http://www.gazetevatan.com/ruhat-mengi-65193-yazar-yazisi-…/

[8] Türkiye İstatistik Kurumu (TUİK) Haber Bülteni, Sayı: 18622, 22 Nisan 2015, “İstatistiklerle Çocuk, 2014”
Türkiye İstatistik Kurumu, İstatistiklerle Çocuk, 2014 (Erişim 07.08.2015)

Türkiye İstatistik Kurumu, İstatistiklerle Çocuk, 2014

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK)
Türkiye İstatistik Kurumu, İstatistiklerle Çocuk, 2014, Türkiye nüfusunun %29,4’ünü çocuk nüfus oluşturmaktadır

Hasip Sarıgöz

Bu haber 113 kez okundu.

GÜNCEL - 5:03 pm A A
BENZER HABERLER

YORUM BIRAK

YORUMLAR

Hiç yorum yapılmamış.